türk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Tanrıkadın-Feyza Hepçilingirler

Ağustos 06, 2016
Kitabın adı: Tanrıkadın

tanri_kadin_kitap_yorumuYazarı: Feyza Hepçilingirler

Yayınevi : Everest Yayınları

Sayfa Sayısı: 335

Baskı Yılı: 2012


   Feyza Hepçilingirler'in okuduğum ilk kitabıydı Tanrıkadın. Şu ana kadar okumamış olmak büyük bir kayıpmış benim için, en çok etkilendiğim kitaplardan birisi oldu, mutlaka okunması gerekenler listeme girdi. 



Baş karakterimiz, Ayşe'nin şehirler arası otobüs yolculuğuyla başlıyor kitap. Yoksulluk içinde büyümüş, darbe döneminin sıkıntılarını çekmiş, kendini eğitmiş, düşünceleri uğruna mücadele etmiş bir kadın. Bir zamanlar hayatına giren bir erkekten telgraf alıyor ve malum şehirlararası otobüse biniyor. Yolda, binbir düşünceye dalıp hayal gücünün de etkisiyle müthiş cümleler eşliğinde hayal gücünü, içindeki hisleri okuyoruz Ayşe'nin. Telgrafın çağırdığı yere gittiğinde ise, birçok sürprizle ve hayatın çeşitli yönlerini görmüş 2 kadınla daha karşılaşıyor. Öğrendiği gerçeklerle, iç dünyasında kurduğu hayaller tamamen yıkılıp yerini buruk bir kabullenişe bırakıyor.

Kadınların iç dünyasına inen, darbe dönemine değinip aşkı ve aldanışları da işleyen, sürükleyici ve elimden bırakamadığım, bittiğinde çok üzüldüğüm bir kitap Tanrıkadın.  Ve sanırım, şu ana kadar en çok alıntı yaptığım kitaplardan biri oldu.

ayrac



---altını çizdiklerim---





‘’Yaşam, son derece sade bir şeydir. Ona derin anlamlar katmaya kalkışarak karmaşıklaştıran sizlersiniz. En çok doğum üzerinde değil de ölüm üzerinde düşünmeniz bundan. Oysa doğum sevgidir, ölüm nefret. ‘’ sf. 47




‘’Ölüm mü? Çabuk gelsin, kolay gelsin; çünkü böyle geldiği zaman hoş gelmiş olacaktır. Ama ölüm, ancak korkakların isteyebileceği bir kaçış yolu. Savaşımda güçlerini yitirmişlerin düşleyebileceği son sığınak. Ben ölüme karşı gelerek, ondan korkmayarak yeneceğim kendimi. Korkaklar ölümü isterler. ‘’ sf. 68




‘’Herkes sanır ki büyük insan olmak zordur. Değildir. Asıl zor olan, sıradan insan olmak ve bunu bilinçle, benimseyerek, daha önemlisi severek sürdürebilmektir. ‘’ sf. 97




‘Bir dostun yanında her şey kolay gelir, felç bile…’’ sf. 120




‘’Toprağın karalığı sindiğinden üstümüze, acıyı kardeş edindik; yası kuşandık. Sevinç hiç sunmadı bize kendini; bize kalanlarla yetindik. ‘’ sf.132




‘’İnsanlar, tek başlarına gidip parklardaki banklara, deniz kıyısındaki taşlara neden otururlar? Ne ararlar orada; kimi bulacaklarını umarlar? Kendisiyle kalmak mıdır amaç, kendisinden kaçmak mı? Hiç kimse yaptıkları ve yapamadıkları için suçlanmamalı. Kişiliğini kendi mi seçer insan, birikenlerden oluşarak yapışıp üstünde mi kalır insanın? ‘’ sf.133




‘’Ev kadını, bundan öte bir tek şey olabilir artık: sokak kadını. Sokak kadını olduğunda yitirdiği tek şeyin namusu olduğu sanılır ya, yanlış! Tam o zaman namuslu olmaya başlamıştır. Çok daha namusla, çok daha mertçe yapılan bir iş, sokak kadınlığı. Hizmetine karşılık para istemek, dünyanın  neresinde namussuzluk olabilir? Ev kadını aynı işi yaparken boğaz tokluğuna çalışır. Gereksindiği parayı bile birtakım dolambaçlı yollardan istemek zorunda. Verdiği hizmet aynı olmasına karşın işi bittiğinde alamaz parasını. Erkeğin en az gerilimli, en rahat olduğu anı kollar. Kaçar dövüşür. Parayı, yaptığı ‘iş’in karşılığında hak ettiğini açıkça söylemez. Söylemesi, onu hemen o hor görülen sokak kadınlığına yaklaştıracaktır çünkü. ‘’ sf. 167




‘’Uzuyorsa ışıksız göklerin karanlığı, karanlıkta kalmak yazgılaşıyorsa umarsızlığı daha ne kadar sırtlamak, daha ne kadar başkaları olmak?




…




Kendisini aramamışsa yıllardır, şimdi aramaya durmuşsa bulacak; başka yolu yok. Herkes açıp kapısını, penceresini başkalarını bağırsın yeryüzüne; belki sağır gökler duyar seslerini. O da Ayşe’yse eğer bağıracak kendisini. Şimdiye kadar olduğu gibi çaresiz almayacak. Kaderini başkalarının çizmesine izin vermeyecek artık; vermemeli.’’ Sf. 182





‘’Her gün doğmasına bakıp aldanmamalı. Hiçbir gün, bir önceki doğuşunu yaşatmaz güneş; hiçbir gün bir önceki ya da bir sonraki değildir. Hele bugün… bugün, başka hiçbir güne benzemeyecek. ‘’ sf. 210





Belki de değişmenin zamanı geldi artık. Hep aynı ‘ben ‘ olmak zorunda değil. Kendisine kısır döngüler yaratan, dönüp dönüp bitiş noktasına geldiğini gördükçe karamsarlaşan, karamsarlaştıkça yeniden aynı noktada dönmeye başlayan, ve hiç ilerlemeye, bir adım bile gitmeyen. Neden? Başka yaşam yok mu? O başka yaşamın başka ‘ben’leri? Hep eni boyu belli ve daracık bir yerde mi dönecek böyle? Başka bir yaşam, bu şimdiki ‘ben’i alıp içine, öğütemez mi, küflerinden, paslarından arındırıp yoğurarak yeniden biçimlendirilemez mi?’2 sf.216







3 Ağustos 2016 Çarşamba

KIRMIZI SAÇLI KADIN - ORHAN PAMUK

Ağustos 03, 2016

0000000679924-1


KİTABIN ADI: KIRMIZI SAÇLI KADIN


YAZARI: ORHAN PAMUK


BASKI YILI: 2016


SAYFA SAYISI: 204


YAYIN: YAPI KREDİ YAYINLARI


NAÇİZANE PUANIM: 6.5/10


-ARKA KAPAK-




''İlk aşk deneyimi bütün bir hayatı belirler mi? Yoksa kaderimizi çizen yalnızca tarihin ve efsanelerin gücü müdür?''



~Kırmızı Saçlı Kadın~


Kısaca...


1980'lerde İstanbul'a yakın küçük bir kasabada eski usüllerle kuyu kazan Mahmut Usta ve liseli çırağı Cem'in hikayesiyle başlar. Cem her gece kasabanın dışındaki esrarengiz 'kırmızı saçlı kadın'ın anlattığı eski hikayeleri dinlemek üzere gezici tiyatroya gider. Bu kadın Cem üzerinde tuhaf bir etkiye sahiptir ve zamanla kadına zaaf duymaya başlayan Cem, yetişkinliğe geçiş aşamasında bu kadının etkisiyle bambaşka birisi olur çıkar.


Medeniyetler üzerindeki baba-oğul ilişkileri...


Okuyucu bir yandan Cem'in daha evvel yaşamadığı duyguları yaşamasına şahitlik ederken, bir yandan da medeniyetler üzerindeki baba-oğul ilişkilerine başka bir perspektiften yaklaşma imkanı buluyor. Baba-oğul arasındaki 'otorite' ve 'birey olma' mücadelesi konularını yüzeysel bir şekilde işlemiş olması ise kitabın, okuyucuyu hikayeye dahil etmesi açısından oldukça yetersiz kalmış.


Okuyucuyu hikayenin dışına iten bir anlatı...


Hikayede adı geçen karakterleri detaylıca ele alırsak; ana karakter Cem, babası tarafından terk edilmiş, liseden yeni mezun olmuş, yazın sert sıcağında küçük bir kasabada kuyu kazan ve kendinden yaşça büyük bir kadına aşık olan genç bir adamdır. Diğer karakterler ise; eşini ve oğlunu 'ne uğruna' terk etmiş bir baba, çilekeş anne, hafif meşrep bir karakter olan 'kırmızı saçlı kadın', babasını hiç görmeden ve ondan nefret ederek büyümüş bir 'oğul' dan oluşuyor. Hikayesine dahil olduğumuz bu karakterlerle özdeşim kurma problemi yaşıyoruz. Söz ettiğimiz bu karakterler, kitap bittikten sonra okuyucunun aklında yer etmiyor; adeta 'antipatik' bulduğumuz karakterlerin yaşadığı olaylara dahil olmaktan ziyade yaşananlara yalnızca şahitlik edebiliyoruz.


Zihinlerde derin bir merak unsuru bırakarak okuyucusuna veda ediyor...


Kitapta geçen 'Rüstem ve Sührab' ile 'Kral Oidipus'  gibi iki efsane gerçek yaşamdaki sıradan hayatlarımızın eski metinlerden ne kadar etkilendiği konusunda zihinlerde bir merak unsuru bırakarak okuyucusuna veda ediyor.


Orhan Pamuk'un kitapta ifade ettiği baba-oğul ilişkisine yönelik ifadeleri oldukça yüzeysel, eğreti ve okunduğunda ağızda 'taslak' tadı bırakan bir anlatıdan ibaret. Hikaye, baba-oğul ilişkisi gibi derin bir meselenin ele alındığı bir kitapta bu konunun daha detaylı bir şekilde ele alınmasına ihtiyaç duyuyor. Fakat üstünkörü değinilmiş, detaylandırılmaktan çekinilmiş kötü bir baba-oğul ilişkisiyle karşılaşıyoruz.


Öngörülebilir olaylar dizisinin hakim olduğu bir hikaye…


Kitabın sonlarına doğru, gelişen olaylar dizisinde okuyucu bir noktada ümit etmeyi bırakıyor ve olacakları izlemeye koyuluyor. Adeta 'olacakla öleceğe çare yok' havasında anlatılan bu hikayede bir tür 'kadercilik' atmosferi hakim. Okuyucuyu bir noktadan sonra kaçınılmaz sonun içine alıyor.


Aslında kitabın söylemeye çalıştığı bir şey var. O şey de şu, kaderinizde yaşamanız gereken ne varsa onu er yada geç yaşayacaksınız. Budan kaçışınız yok. Hikayenin gidişatında hissedilen bu gerilim yahut insanın kaderinden kaçamaması durumu gibi konular, kitabı okuduğunuz sırada üzerinizde bir ağırlık hissetmenize neden oluyor. Kitabı bitirdikten sonra da bu ağırlık yerini çaresizlik hissine bırakıyor.


~içinden~


''Bir baba ihtiyacı her zaman var mıdır, yoksa kafamız karıştığı, dünyamız dağıldığı, ruhumuz daraldığı vakit mi isteriz babayı?''

divider_ribbon2


Bana göre Orhan Pamuk bu kitabında pek sade, pek yavan bir üslup kullanmış. Dolayısıyla kitabın kolay okunup kolay idrak edilebileceğinin garantisini verebilirim. Dolayısıyla kitap bir çırpıda okunabilen, hikayenin sonuna okuyucuyu bir çırpıda getirebilen; fakat ucuz bir film senaryosu olmaktan öteye gidemeyen bir hikayeden oluşuyor. Her ne kadar da içerisindeki hikayeyle okuyucunun zihninde büyük patlamalar yaşatmasa da, Kral Oidipus ve benzeri gibi efsanelerden söz ederek mitolojiye karşı ilgi uyandırıyor. Bana göre en azından bu durumu pekiştirdiği için okumaya değer bir kitap...


İyi okumalar...


03.08.2016


Nihan Polat